17 Aralık 2018 , Pazartesi - 19 : 42
Anasayfa » NASİHATLER » SİZİN DOSTUNUZ VAR MI?

SİZİN DOSTUNUZ VAR MI?

Samimiyetin gereklerini yapıp, dost olmak için çaba göstermeden, fedakârlık yapmadan, çok samimiymişiz gibi davranıp umduğu ve beklediği davranışları göremeyince de sanki düşman kesilenler… Yani dostluk konusunda “ekmeden biçmek” ve “kendi hayalince gelin güvey olmak” isteyenler; olmayınca da küsenler, kızanlar, eleştirenler, dedikodu yapanlar, suçlayanlar, sizin dostunuz olabilirler mi?

Oysa samimiyet, insana haklar ve sorumluluklar yükler. Dostluk, lafla değil, ispatla elde edilen en büyük kazanımlardan birisidir. Kendi nefsine seni tercih eden, senin için elinden gelen her şeyi yapan, seni yarı yolda bırakmayan, arkandan hayır dışında asla konuşmayan, seni başkalarına karşı savunan, seni hayatta en sevdiği kişi ya da kişilerden biri kabul edip, hiçbir nedenle sana tavır koymayan, küsmeyen, şartlar ne olursa olsun sana zarar vermeyi aklından bile geçirmeyen kaç tane dostunuz var? Senin iyiliğini, en azından kendi iyiliğine eşit göremeyen kimse dostun değildir! Dostluğun zirvesi de, senin hayrını ve menfaatini, kendi menfaatine tercih edip; senin için fedakârlık yapmak, senin için dünyalıklardan geçip feragat etmektir. Bizim iyiliğimizi düşünerek, bizim lehimize fedakârlık ve feragatı olmayan dostumuz olamaz. Ama tabii ki, dostluk karşılıklı olduğu için, dostumuz tarafından bana/bize bu güzellikler sunulduğunda biz de, kendi menfaatlerimizden vazgeçip dostumuzun iyiliğini düşünürüz.

Aynı Ashab gibi… Mekke’den Medine’ye Müslümanlar hicret etmişler… Evlerini, bağlarını, bostanlarını, develerini, davarlarını, akrabalarını ve tüm dünyalıklarını geride bırakmışlar. Sadece imanlarıyla, imanları uğruna, Müslümanca bir hayat yaşamak için Medine’ye gelmişler. Onlar dünyalık, maaş, makam, rızık endişesi uğruna Müslümanlıktan feragat etmemişler. “Sigorta da lazım, iş de lazım, kariyer de lazım, şunlar şunlar olmadan olmaz; Allah affeder, biz bunları yapalım ya da bunları şimdilik yapmayalım sonra tevbe ederiz” de dememişler. Aynen şeytanın aldatmasıyla, kardeşleri, Yusuf’u öldürme kararı alırken, “sonra tevbe ederiz” fitnesine yakalanan Yusuf’un kardeşleri gibi. Şeytanın en büyük vartası, en büyük tuzağı işte bu düşünce şeklidir! Neyse, muhacirler Medine’de… Ama hayat devam ediyor… Aş lazım, ekmek lazım, geçinmek ve çoluk çocuğun rızkını ve geçimini temin etmek lazım. Oysa onlar, herşeylerini geride bıraktılar. Allah, “hicret edin” emrini verdiği an; bunun sonrasının hesabını yapmak için, şirket defterlerinde yapılan karmaşık işlemler gibi, hesap ve matematiği, Allah’ın iradesine karşı delil olarak sunma bedbahtlığını göstermediler. Mü’minlere karşı çok merhametli ve çok şefkatli olan, onların sıkıntıya düşmesi kendisine çok ağır gelen, Allah Rasûlü ümmetini bu halde biçare bırakır mı, hiç? Muhacir Ashabı ile, Medineli Ashabını kardeş ilan etti. Herkes özel bir kardeş edindi. Kardeşliğin sadece kan ve nesep bağıyla olmadığının muhteşem bir örneği sergilendi. Tarih böyle bir kardeşlik ve böyle bir dostluk örneği görmedi. Mü’minlerin her konuda yardımlaşmak üzere sözleşmeleri, eşine rastlanması neredeyse imkânsız bir bir inkılab idi. Bu inkılab sevgi inkılabıdır, dostluk inkılabıdır, iyilik ve takva üzerinde yardımlaşma, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmama inkılabıdır, fedakârlık ve paylaşım inkılabıdır, bir şehirde yaşayan tüm mü’minlerin hakiki dost ve kardeş olmalarının bir inkılabıdır… Allah yolunda, din için, iman için gerçekleştirilen hicret, mü’minlere dostlar kazandırdı. Mallarını geride bırakıp gelenler için, dünyalıklarından daha değerli dostlar… Medine’de mallarının başında olanlar da, bu malların ne kadar kıymetsiz olduğunu, önemli olanın dostları ve kardeşleri olduğunu anladılar. Onlar da, sahip oldukları mallardan, servetlerden, para ve altınlardan daha değerli bir nimete kavuşuyorlardı. Muhacir kardeşlerine … Ekmeklerini, evlerini, işlerini hatta eşlerini bile paylaşmaktan bir an bile geri durmayan Ensar, artık o andan itibaren tarih sayfasında yerini alıyor ve kıyamete kadar Kur’an okuyan kimselerin, örnek alıp hayran olacakları bir cemaat ortaya çıkıyordu, bu inkılab ile… Birden fazla eşleri olan Ensar erkekleri, muhacir kardeşlerine; “hangi eşimi tercih edersen, boşayayım sen nikahla, siz sıkıntı ve zulüm ortamından geliyorsunuz, siz bunlara bizden daha layıksınız” diyecek kadar yükseldikçe yükselen, bugün bile bizim hayranlıkla bakışlarımızı çeviremediğimiz, acı tebessümlerimizi sinelerimizde bir dert gibi hissettiğimiz, “neden biz böyleyiz” diyerek bir kez/bin kez ah’layıp, of’ladığımız, insanlık erdemlerinin zirvelerine Tevhid sancağını dikmiş bir nesil… Kendilerine nikahlamaları için eşler, ortağı olmaları için işler teklif edilen Müslümanların tavrı, en az teklif edenler kadar onurlu, yüce, şahsiyetli ve çıkarsız… Dostane ve kardeşane bir karşılık… “Eşin sana mübarek olsun kardeşim, Allah onu, sana lütfetti” diyerek nazikçe ve samimice teklifi reddederek, mânen, âdeta uçsuz bucaksız bir feza olan birinci kat semayı ve üstteki semaları aşıyor ve arşa yükseliyordu, o kardeşlerimizin takvâları ve dostluk anlayışları. Dostluğun kitabı yazılıyordu… Dostluk, istemek, almak, beklemek, verilmediğinde gücenmek, umduğunu görmediğinde küsmek, kızmak, yolunu değiştirmek, selamı kesmek; verildiği sürece gülmek ve güzel söz söylemek değildir! Dostluk, vermektir… Fedakârlıktır… Affetmektir… Gerektiğinde candan da, maldan da geçmektir… Tarihin bu gerçeklerini bir de, bu açıdan okuyun ve yorumlayın… Çünkü İslami gerçekler materyalist, maddeci, matematikçi, mantıkçı, felsefeci, faydacı ve menfaatçi bakış açılarıyla doğru okunamaz! Ensar, muhacir’e eşini alması için ciddi bir teklif sunuyor; ama muhacir, dostluğun ne olduğunun edebiyatını yapmak yerine tarihini yazıyor, yaşayarak gösteriyor gerçekleri.. “Kardeşim, eşin sana mübarek olsun” diyerek, bu teklifi güzelce geri çeviriyordu. Siz olsanız ne yapardınız, Hz. Aişe kadar iffetli, Züleyha kadar güzel bir hanım size teklif edilseydi, Ey Müslüman erkekler! Önce riyakârca, bir kem küm edip, sonra istemiyormuş gibi edalara girip, sonra yarım yamalak, pek de anlaşılmayan bir cümleyle, “gerek yok” tarzında ağzında hayal meyal cümlecikler geveleyip, yan cebime koy kabilinden, balıklama mı atlardınız, yoksa selefimiz olan ve kendilerine uymamız Tevbe: 100’de emredilen Ensar gibi mi yapardınız? Sorunun cevabını kendi nefislerinizde verin! Ama objektif düşünün, o bayanların çok güzel olduğu gerçeğiyle, kararınızı verin. Yine Ensar, tüm işine ve servetine, hicret eden o şanlı mü’minleri ortak etmek istediğinde, “iş aramana ne gerek var; işte bizim tezgah, dükkan, bağ, bahçe; size de bize de yeter” dediğinde; siz ne derdiniz bilmiyorum ama, Ensar kardeşlerimiz, dostlarına; “kardeşim, sen bana, pazarın yolunu göster” diyordu! Allahu Ekber! Bugün hayatta olmasalar bile, Allah için bu dostlarımızı çok seviyoruz. Allah’ın dostlarından gayri dost da tanımıyoruz.

Evet, sizin dostlarınız nasıl acaba? Yoksa anlatılanlar konusunda, “onlar kim, biz kimiz? Biz onlar gibi olamayız” mı diyorsunuz? Neden, şeytana ipleri teslim mi ettiniz ki, olamayacaksınız? Sen, bir mü’mine dost olmayı başaramıyorsan, başkasından dostluk nasıl beklersin? Dostluk; beklemeden vermektir, karşılıksız sevmektir, bize kırılsa bile alınmamaktır, ilişkiyi koparmamaktır. İnsan, babasına, anasına, çocuğuna, hocasına, kocasına küser mi, kırılır mı, tavır koyar mı, ilişkiyi keser mi, zarar verir mi? Bu sorunun doğru cevabı: “Hayır, elbette!” şeklindedir. Neden? Çünkü bu kişiler en sevdiğimiz/en saygı duyduğumuz kişilerdir, dostlarımızdır… Unutulmasın ki, dostluk ne parayla satın alınır, ne neseple, ne ırkla, ne milliyetle, ne de başka bir yolla! Dostluk, sevgiyle, saygıyla, fedakârlık ve feragatla, vermekle, bağışlamakla, düşünmekle ve sıla-i rahimle elde edilir. Elde ettikten sonra da asla kaybedilmeyen ebedi bir nimettir. O halde, birbirimize sahte dostlar, riyakâr kardeşler değil; özden, gönülden dostlar olmak için çalışalım. Bir şeyi elde etmeden, sahibi olamayacağımızı bildiğimiz gibi; dostluğu da elde etmenin bir bedeli olduğunu asla aklımızdan çıkarmayalım.

Dostluk konusu çok önemli olduğu için çam sakızı çoban armağanı kısa bir açıklama yaptık. Bazı arkadaşlar, cevabı uzun saymasın; zira, kısa tuttuk. Dostluk anlatılabilecek bir konu ve bir kaç satırla tamamlanacak bir değer değildir.

Rabbimizin sözüyle bitirelim:

“Sizin veliniz (dostunuz) ancak Allah’tır, O’nun Peygamberidir ve namazı dosdoğru kılan ve rükû’ halinde iken zekatı veren mü’minlerdir.” *

Hakkında Yusuf Semmak

Araştırmacı, Yazar

BUNA'DA BAK!

Kur'an-ı Kerim Değiştirilmiş Olabilirmi, Diyenlere Cevap

KUR’AN-I KERİM DEĞİŞTİRİLMİŞ OLABİLİR Mİ, DİYENLERE CEVAP!

Günümüzde bu türden hezeyanlar maalesef ki, artmıştır. Kur’an hakkında böyle bir soruyla fikir jimnastiği olur …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

nineteen + 4 =