19 Ekim 2018 , Cuma - 06 : 11
Anasayfa » TEFSİR » Peygamberimizin Hicret Esnasındaki Tedbir ve Tevekkülü ve Tevbe, 40

Peygamberimizin Hicret Esnasındaki Tedbir ve Tevekkülü ve Tevbe, 40

Peygamberimiz, Mekke’den Medine’ye hicret esnasında Medine’ye giden kuzey yolunu değil; tam aksi istikamette güneye doğru ilerledi ve Sevr mağarasına sığındı. Efendimiz güney yolunda ilerlemeyi tercih etmişti; zira müşrikler kâinatın serverini öldürmek için onun peşine takılmışlardı. Peygamberimiz, tabir-i câizse, gemiyi en son terk eden bir kaptan gibi Medine’ye en son hicret edenlerden idi. Onun dışında Mekke’de o esnada birkaç zayıf, çaresiz mü’minler ve kalbinde nifak bulunan müslüman geçinenler dışında kimse kalmamıştı.

Müslümanlar Medine’ye daha önce hicret etmiştiler. Müşrikler bu fırsatı değerlendirip korumasız Peygamberimizi bir hamleyle öldürmek istiyorlardı! Ancak Efendimiz çok zeki idi. Düşmanının düşüncesini okuyup algılama ve tedbir alma konusunda eşsizdi. Bu nedenle ani bir manevrayla müşriklerin düşüncelerinin aksi bir yolu tutarak; insanlığa savaş ve mücadele ortamında taktik dersi verdi. Böylece müşrikler, Medine yolunda şaşkına dönüp, umutlarını yitirirlerken; Efendimiz, Sevr mağarasında üç gün tefekkür alemine dalmıştı. Müşrikler, kâinatın sevgilisini bulamayınca, iyice kudurdular ve vaz geçmeye de hiç niyetleri yoktu! İlk tahminleri olan Medine istikametinde Allah’ın habibini bulamayınca; onu tüm Mekke çevresinde aramaya koyuldular. Zira Medine yolunda olmadığına ve Medine’ye ulaşmadığına göre; ya çölde bir yerlerde yada Mekke çevresindeki dağlarda yada mağaralardaydı. Kana susamış İslam düşmanları İslam Peygamberini araya araya, nihayet onun saklandığı mağaranın ağzına kadar gelmişlerdi. Doğal olarak o esnada Efendimizin canını kendi canından aziz bilen Peygamberimizin hicret esnasındaki yol arkadaşı olan Hz.Ebu Bekir; müşriklerin kendilerini görmelerinden ve Peygamberimize bir zarar vermelerinden korkarak çok endişelenmişti.
Fakat Hz.Muhammed Aleyhisselâm Efendimiz, hiç sükunetini bozmamış:

لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللّهَ مَعَنَا “Üzülme! Şüphesiz Allah bizimle beraberdir” *

diyerek arkadaşını teskin etmişti.

İşte bu ayet, en çaresiz anlarda bile her mü’minin tekrar tekrar zikr’etmesi ve fikr’etmesi gereken bir gerçektir.

Rabbimiz, Rasûlullah’ın bu hicret serüveni üzerine Tevbe: 40’ı indirmiştir. Bu ayette Hz.Ebû Bekir’den de “arkadaşı” vasfıyla bahis geçmektedir. Bu çok büyük bir şereftir! Pek çok vesilelerle Peygamberimizin ashabından vasfen Kur’an’da bahisler vardır. Bu da gösteriyor ki; o ashabın hayatı ve ahlakı -aynen Peygamberimizin ahlakı gibi- Kur’an idi.

Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Eğer siz ona yardım etmezseniz, Allah ona yardım etmişti. Hani kâfirler onu (Mekke’den) çıkardıklarında o, (Ebû Bekir’le beraber) ikinin ikincisinden ibaretti. O zaman onlar mağaradaydılar. O esnada arkadaşına: ‘Tasalanma, hiç şüphesiz Allah bizimle beraberdir’ diyordu. Allah ona sekînetini (huzur ve güven duygusunu) indirmiş, onu göremediğiniz ordularla desteklemiş, kâfirlerin sözünü alçaltmıştı. Allah’ın kelimesi ise; O, en yüce olandır. Allah mutlak galiptir, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.” *

Şimdi kısaca bu ayeti açıklayalım. Müşrikler, Peygamberimize ve Müslümanlara, Allah’ın ayetlerini tebliğ edip İslam üzere bir hayat yaşadıkları için; Mekke’de akıl almaz işkenceler yaptılar ve Müslümanları kendi memleketlerinden çıkıp hicret etmeye mecbur ettiler. Daha sonrasında Efendimiz yol arkadaşı Ebû Bekir ile birlikte Sevr mağarasına sığınmıştı ve Rabbimiz de o iki mübarek insanı müşriklerden korumuştu. Yüce Allah, Peygamberimize o esnada güven duygusu vermiş, içinden korkuyu çıkarıp atmış ve onu huzura erdirmişti. Müslüman, Allah’ın yardımına muhtaç olduğu anlarda korku nedir bilmez ve çok cesur olur. Çünkü o kimse, Allah’ın iradesine teslim olmaktadır; Allah da kulunu yardımsız, kendi haline terk etmez. Bu durum, Allah’ın bir lütfudur. Ayette “kâfirlerin sözü” ve “Allah’ın kelimesi” tabirleri geçmektedir. Şimdi kısaca bu kelimelerin anlamı nedir, onu görelim. Kâfirlerin sözü, şirke ve müşrikliğe çağrıdır; Allah’ın kelimesi ise, Kelime-i Tevhid davasıdır. Bir mü’min Tevhid uğrunda, yani bu akidenin tebliğ ve müdafaası için cehd ederse; Allah onu en zor anlarında bile yardımsız bırakmayacaktır. Allah kendi yolunda mücadele eden kullarının kalplerine huzur, güven ve emniyet duyguları bahşeder, onlara sükunet verir ve yardım eder. Bu yardım şekli dilediği şekillerde olur… Bazen sebepler ile, bazen de göremediğimiz ordularıyla. Allah irade ve hükmünde mutlak galiptir.

“..Rabbinin ordularını O’ndan başka kimse bilmez..” *

“..Allah emrinde galiptir. Fakat insanların çoğu bilmezler.” *

Hiçbir kimse O’nun iradesi karşısında galip gelemez, O’nu saf dışı bırakıp, yenemez, iradesinin önüne geçemez! O’nun emrini, hükmünü geçersiz kılacak hiçbir güç ve otorite yoktur. Hükümleri de hikmetin ta kendisidir. Mesela; dünyada iken bir kimse kendisini hükümran olarak görebilir ve Allah’ın izin verdiği kadar bir dönem hüküm ve saltanat sürebilir. Ama hiçbir zaman onun hükmü hikmet ve adalet ile eşdeğer olamaz! Mutlaka zulüm ve tutarsızlık boyutları olur! İnsan aciz, muhtaç ve fanidir. Bu nedenle hüküm ve kararlarında da acizdir, yanlı ve “ben” eksenli düşünüp, iltimaslı kararlar verip; yakınlarına, sevdiklerine karşı duygusal bağlılığı onun düşünce ve hükümlerine de yansıyabilir. Bunun olmayacağını kimse garanti edemez ve mutlak adil olduğunu kimse ispat etmeye muvaffak olamaz. Çünkü olmayan birşey ispatlanamaz.

Vahiyden sapanların, Allah’ın iradesine uymayanların zanna uyacaklarını Kur’an bize bildiriyor. Hatta bu insanlar, yeryüzündeki insanların çoğunluğu dahi olsa hükümleri ancak zanndır, yalan ve iftiradır!

“Eğer sen yeryüzünde bulunanların çoğuna itaat edersen, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. ONLAR ANCAK ZANNA UYARLAR. ONLAR ANCAK YALAN VE İFTİRA EDENLERDİR.” *

“Onların çoğu zanndan başkasına uymazlar. Zann ise hiç şüphesiz hak olan hiçbir şeyin yerini tutmaz. Şüphesiz ki Allah yaptıklarınızı çok iyi bilmektedir.” *

Görüldüğü gibi, vahiyden bağımsız tüm fikirler zanndır ve hakkın karşısında hiçbir şey ifade etmez. O halde zanna dayalı fikir akımları zulümdür, yalandır, iftiradır, haksızlıktır. Hatta insanların ezici çoğunluğu bir meselede fikir birliğine varsalar; o fikir -Allah’ın irasine zıt ise- o, ancak zanndır ve Allah’a iftiradır. Zaten doğrunun tespiti, çoğunluğun düşüncesine göre belirlenmez! Örneğin; Hristiyan bir memleketteki insanların %99’u batıl bir fikir yada sapkınlık üzerinde ittifak etseler; bu fikir birliği o alınan kararı haklı çıkarır mı? Hangi görüşte olursa olsun herkesin hemen “hayır” dediğini duyabiliyorum. Zira o görüş yada karar mutlak olarak sayısız inançların mensuplarına göre yanlış olacaktır. Herkes takdir eder ki, mecûsi bir toplumda ateş kutsal, Hindistan’da inek kutsal, putperest toplumlarda put kutsaldır. Her kültürün kendisine göre değer yada değersiz yargıları bulunabilir. Biri diğerine uymayabilir. Oysa Allah’ın hükmü adalettir ve rahmettir. Ve her konuda mutlak hükümran da ancak Allah’tır! O, mahlukata zerre kadar zulmetmez, tutarsız bir şeyi emretmez yada yasaklamaz!

“Şüphesiz Allah insanlara hiçbir şekilde (zerre kadar) zulmetmez. Fakat insanlar kendi kendilerine zulmederler.” *

Çünkü O, yaratıcıdır. Ve ancak yaratıcı olan hem yarattıklarını hem de onların ihtiyacı olan her şeyi bilebilir. Zaten yaratıcı olması, her şeyi bildiğinin bir delilidir! Her şeyi bildiği için bu akıl almaz evreni ve insanı yaratmıştır. Yarattığı mahlukatı karşısında da asla aciz değil, onlara karşı Kadîr ve Muktedir’dir, onların her halini bilir.

“Yaratan bilmez mi hiç? O Latîf’dir (ilmi herşeyin inceliklerini kuşatandır), her şeyden haberdar olandır” *

Allah, her şeyin inceliklerini, gizli, açık olan her şeyi eksiksiz ve yanılmadan bilir, görür, duyar ve haberdar olur. İlminin sınırı yoktur!
Tevbe: 40 “Allah Azîzdir, Hakîmdir” şeklinde bitmektedir. Yani Allah mutlak güç sahibi ve mutlak galiptir, üstündür, kudretlidir. Daha önce de açıkladığımız gibi; Hakîmdir; hüküm ve hikmet sahibidir. Bu iki sıfatın birlikte belirtilmesinin pek çok hikmetleri vardır. Öncelikle mutlak galip ve mutlak üstün olduğu belirtilerek, hüküm sahibi olmaya layık olanın yenilmez, yanılmaz ve mağlup edilemez mutlak kudret sahibi olması gerektiği anlaşılmaktadır ki; O da Allah’tır. Aynı zamanda koyduğu hükme kimse müdahale edemez, karşı gelemez, hükmüne itiraz edilemez. Koyduğu hükümlerine isyan edenleri de cezalandırıp hesap sormaya muktedirdir. Rabbimizin izzet, hüküm ve hikmet sahibi olmasını böyle anlıyoruz. Yüce Allah’ın ayet sonlarında zikrettiği sıfatlarının birlikte zikredilmesinin hikmetleriyle birlikte anlam derinliklerine mutlaka dikkat edilmelidir. O sıfatların o ayette bahsi geçen konuyla da doğrudan ilgisi vardır.

Hakkında Yusuf Semmak

Araştırmacı, Yazar

BUNA'DA BAK!

Tâ-Hâ 109. Ayetin İ’râbı ve Tefsiri - Şefaat Konusu

Tâ-Hâ: 109. Ayetin İ’râbı ve Tefsiri – Şefaat Konusu

Hamd; âlemlerin Rabbi olan Allah’adır. Salât ve selâm; Peygamberimiz aleyhisselâm’a, onun temiz ailesine, ashabına ve …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

three × four =