21 Ağustos 2018 , Salı - 05 : 16
Anasayfa » NASİHATLER » BEŞERİ EKONOMİK SİSTEMLER VE İSLÂM’DA İŞÇİ HAKKI, EL EMEĞİ

BEŞERİ EKONOMİK SİSTEMLER VE İSLÂM’DA İŞÇİ HAKKI, EL EMEĞİ

Beşeri Sistemler ve İdeal Toplum Özlemleri:

Ekonomide en kutsal değer olan insan emeğini istismar eden sistemlere karşı, ezilen insanların sesi ve umudu olma iddiasıyla ortaya çıkan Sosyalizm, önce Doğu’da sonra Batı’da ilgi gördü. Bunun nedeni olarak, çok eski dönemlerden beri, içinde yaşadıkları toplum düzenlerinden rahatsızlık duyan bir çok kişinin, zenginliklerin âdil bir biçimde paylaştırılacağı ve insanlar arasında eşitliğin sağlanacağı toplumsal köklü değişikliklerin gerekli olduğunu savunmuş olmalarını gösterebiliriz. Her dönemde, insanlar arasında adalet ve eşitlik özlemi taşıyan kimselerin zengin-yoksul, yöneten-yönetilen ayrımcılığının olmadığı ideal toplum söylemlerini seslendirdikleri görülmüştür. Tarih boyunca insanlar hep adaletin herkesi kapsadığı, zulmün ve baskının olmadığı, zenginliklerin paylaşıldığı ve herhangi bir zümrenin tahakküm ve idaresi altında kölelik sınıfının oluşturulmadığı mükemmel bir sosyal yapının özlemi içerisinde olmuşlardır. Ancak bu türden beklentilerine rağmen, bunun nasıl gerçekleştirileceği noktasındaki varsayımlardan bir adım bile ileri gidememişlerdir. Çünkü yaratıcılarından bağımsız, çözüm arayışlarına girmişlerdir. Oysa insanın özüne ve fıtratına en uygun çözümler sunacak tek kaynak vardır. O da Vahiy’dir… Yani Allah’ın Kitabı Kur’an-ı Kerim’dir ve Peygamberimizin Sünnetidir… Kur’an, Hakîm olan Allah Sübhânehu ve Teâlâ tarafından hüküm ve hakikatlerin kaynağı olmak üzere indirilmiş hikmetli bir Kitab’dır. Allah’ın Kitabında asla bir çelişki ve tutarsızlık yoktur. Bir konuda Allah, muhkem bir tarzda ne demişse, işte o gerçeğin ta kendisidir. Allah’ın dediğine uyulup uyulmaması meselesi tartışılamaz. O konuda, karşı fikir üreterek, konu masaya yatırılamaz ve medya vasıtasıyla ya da bilim adamları (!) ve sanatçı denen kişilerin faaliyetleriyle Allah’ın Kelamının aksine tek harf bile söylenemez. Bu durum, yalnızca Allah’a imanın ve tâğutları inkârın bir sonucudur. İnsanlar şartsız, pazarlıksız ve tam bir teslimiyetle İslâm’ı kabul etmedikleri sürece İslâm’dan aldıkları münferid ve cüz’î değerler onlara hayır getirmeyecektir. Zira hak ile bâtılı birbirine karıştıran kimsenin bu amelinin küfür ve ma’siyet olmasının ötesinde, akletme, düşünme, sorgulama, ölçme ve değerlendirme yetenekleri körelecektir. Bu yeteneklerini kaybeden kimselerin akılları kendilerine manevi güzellikleri gösterme noktasında fayda sağlamayacaktır. Akılları, kendilerine hep nefislerinin arzularına uymalarını emredecektir. Onlar, olaylara tek açıdan baktıkları için, bir problemi çözerken başka problemlere neden olacaklardır. Rabbimiz, bu konuda şöyle buyuruyor:

“Hakkı bâtıla karıştırmayın ve bildiğiniz halde Hakkı gizlemeyin.” *

Demek oluyor ki, beşeri felsefeler, ideolojiler, nazariyeler ve teoriler insanlar için âdil bir hayat sunamadığı gibi; beşer aklının ve hevâsının ürünü olan fikirlerle, İslâm’ın bazı değerlerinin karıştırılıp sentez edilmesi de, ideal sosyal ve ekonomik toplum özlemi içindeki insanların umutlarına cevap olmayacaktır.

Şehidü’l İslâm Seyyid Kutub, 1960’lı yıllarda dünya genelinde demokratik düzenlerin iflasa benzer bir hale geldiklerini ve Sosyalizm sistemine başlarda Batı’nın bile ilgi gösterdiğini ancak bu yönelişlerin bir arayıştan başka bir anlam taşımadığını vurgulamıştır. Doğu ve Batı ülkelerinde Marksizm de bir süre insanlığı oyalamıştır. Ancak insan fıtratıyla çatışan bu sistemler insanlığın muhtaç olduğu maneviyat özlemine ilaç olamamışlardır. Bu beşeri sistemler, manen kalbi ve kafası aç olan insanların, yalnızca midelerini doyurmanın ve nefislerini azdırmanın yeterli olmayacağı gerçeğini göz ardı ettiler. Zaten kendilerinde de insan yapısının muhtaç olduğu bu manevi boşluğu dolduracak değerler sistemi yoktu. İnsan fıtratında yer alan Allah’a teslimiyet cevheri, kişiyi sürekli Allah’a kulluğa yöneltir. Bu fıtrat, inançsızları vicdan mahkemelerinde suçlu ilan edip, kendilerini vicdanî azaba mahkum eder. Aslında nankörlük etseler de, yalan söyleseler de “inanmak” insan için en temel ihtiyaçtır. Ancak dünya nimetlerinin cazibesi, seçim imkânı bulunan insanın gaflete dalmasına, sarhoş olmuşçasına aklî muhakeme ve muvazenesini yitirmesine ve sonuçta da ruhlar âleminde Allah’a verdiği kulluk sözünü unutmasına neden olmaktadır. Allah’ın bizi fıtrat olarak bu donatıyla var etmesi çok büyük bir nimettir. Tabiri câizse insan fıtratı, yolunu kaybettiğinde kendisine doğru yolu gösteren bir pusula, bir harita ya da bir klavuz gibidir. Fakat ne yazık ki, bir çok Rahmâni yol göstericilere rağmen, insanların ezici çoğunluğu kurtuluşu, sosyal ve ekonomik refahı beşeri fikir akımlarında görmektedir. Ortaya çıkan her felsefî doktrin, başlarda reklamın da rüzgarıyla bir çok yolsuzun umuduna ve ilgisine medar olabilmektedir.

İslâm’da çalışan, üreten, yorulan ve emek sarf eden insanların işgücü, el emeği ve alın terinin asla istismar edilmediği ve kimseye zulmedilmediği konusuna geçmeden önce; emek ve işgücü gibi kavramları istismar eden sistemlerden kısa bahislerde bulunmaya devam ediyoruz. Yukarıda Batı toplumunun başlangıçta, Doğu bloğunun düzenlerine özellikle de Sosyalizm adı altında “ekonomik sistemlerine” ilgi gösterdiğini belirtmiştik. Tüm beşeri sistemler diğerine reaksiyon olarak ortaya çıkmıştır. Sosyalizm de, Kapitalizm’e ve demokrasiye tepki olarak doğmuştur. Sosyalizm; sosyal teşkilatlanmayı eşitlik ölçüsüne göre düzenlemeyi gaye edinen bir teori olarak tanımlanmaktadır. Başka bir ifadeyle; iktidar ve üretim araçlarının halk tarafından kontrol edildiği ve herkese eşit mal dağıtma esasını idari sistemde yerleştirmeyi savunan, insan fıtratına aykırı olarak hürriyetleri daraltan ve din aleyhtarı olan bir sistemdir. Kapitalizm ise, Batı dünyasında feodalizm’in çöküşünden bu yana egemen olan ekonomik sistemdir. Anamalcılık, Sermayecilik, Serbest Piyasa Ekonomisi, Serbest Girişim Ekonomisi gibi adlarla anılır. Kapitalist sistemin temel özelliği üretim araçlarının büyük çoğunluğunun özel ellerde toplanması ve üretimle gelir bölüşümüne önemli ölçüde piyasaların işleyişinin yön vermesidir. Günümüzde en yaygın ekonomik sistem durumundaki Kapitalizm, felsefî temelleri, kuralları, amaçları ve sonuçları bakımından İslâm’ın tam karşısında yer alır. Kapitalizm’in temelini maddecilik oluşturur. İnsana öngördüğü biricik amaç maddi zenginliğe ulaşmak ve bunu dilediğince, sınır tanımaksızın tüketmektir. Bu amaca ulaşmak isteyen bireye sınırsız özgürlük alanı tanır; bu nedenle aşırı ölçüde bireycidir. Bu sistem, sermaye sahiplerinin kalkınmasına hizmet eder. Halk ile sermayedarlar arasında korkunç ekonomik uçurumlar vardır. Paraya hükmeden burjuva sınıfı israf ve safahat içinde bir yaşam sürerken; büyük kitleler, temel yaşam standartlarını elde etme uğruna maalesef yaşam mücadelesi vermektedirler. İslâm’ı tanımadan Batı kültürüyle yetişmiş yığınlar, dünya hayatını “geçim dünyası” olarak tanımakta ve tanımlamaktadırlar. (Kapitalizm konusuna, “Fâizcilik ve Sömürü Sistemi Kapitalizm” başlıklı yazımızda temas ettik.)

Sınıfsız bir toplum oluşturmak isteyen Komünizm ise; Toplum içinde bireylerin her türlü mülkiyet haklarını, aile hayatını ve dini kaldırıp, materyalizmi esas alan, bütün mülkiyeti devlete mal eden bâtıl bir nazariyedir. Temeli maddeciliğe dayanan bu sistem, aynı zamanda inkâr üzerine kurulu bir düşünce ekolüdür. Bu anlayışa göre, Vahiyle sabit olan gerçeklerin hiçbir önemi yoktur. Komünistlerin inançlarını ana hatlarıyla özetleyelim: Onlara göre, ne ahiret ne de hesap verme vardır, var olan ancak bu dünyadır. Kur’an’ın da Hz. Osman başkanlığında uydurulmuş, sonra da defalarca tahrif edilmiş olduğuna inanırlar. Bu korkunç iddiaların en korkuncu, Allah’ın varlığını da kabul etmezler. Allah’ın, pek çok insanın hayal ürünü olduğunu söyleyip “kâinatı Allah değil, Allah’ı insanlar yarattı (uydurdu)” diyerek mutlak bir inkâr yolunu seçerler. Aile kurumunun varlığını kabul etmezler. Bu kurumun burjuva sınıfının güçlenmesine sebep olduğu için, onun ortadan kaldırılıp yerine cinsel özgürlüğün ve başıboşluğun getirilmesi gerektiğini savunurlar. İnsanlık tarihini de ekonomik nedenlerden kaynaklanan sınıf kavgalarından ibaret görürler. İşçi sınıfının diktatörlüğünü isterler. Komünistler, şiddet ve çatışmaya inanır. İşçiler ve diğer sınıflar arasında sürekli düşmanlık ve kavgayı körüklerler.

Batılı Filozofların Tarih Yorumu:

Hegel’e göre; “geçmişteki her medeniyet, zayıf yönleri ve hataları nedeniyle son bulmuş ve iyi yönlerini sonraki medeniyete devretmiştir.” Darwin teorisine göre ise; dünya, her yerinde sürekli mücadele verilen vahşi bir savaş alanıdır. İnsan yaşamak ve güçlü olmak için saldırmak ve savaşmak zorundadır. Ona göre; bu, doğanın bir kanunudur. Yaşamak ve doğanın sunduğu nimetlerden istifade etmek ancak güçlünün hakkıdır. Çünkü o, yaşama yeteneğini ispat etmiştir. Zayıf ve güçsüz olanların yaşama hakkı yoktur. Marksizm de Hegel ve Darwin’inkine benzer bir hayat görüşü sunmuştur. Hegel, fikir dünyasını bir savaş alanı kabul ederken; Darwin, tabiatı acımasız bir savaş alanı olarak kabul etmiştir. Darwin’in felsefesinde sevgiye, saygıya, merhamete, fedakârlığa ve insan fıtratının yüce değerlerine yer verilmez. Bu çarpık anlayış, başlangıçtan beri insanları sürekli savaşan, ihtiyaç ve menfaatleri uğruna mücadele eden farklı sınıflara ayırmıştır. Farklı menfaatler sebebiyle, sınıflar arası çatışma ve savaşlar hiç eksik olmamıştır. Her neslin yaşamı boyunca tanıklık ettiği bitmek bilmeyen savaşlar ve mazlum halklara yapılan zulümlerin çıkış noktasında bu felsefî anlayış bulunmaktadır. İnsanlık tarihinin gelişimi de, işte bu bencil ve çıkarcı sınıf kavgalarına dayanmaktadır.

Medeniyetin gelişmesi hususundaki bu anlayışa göre, içinde yaşadığımız şu medeniyet, geçmiş medeniyetlerin iyi yönlerinin bir araya gelmiş halidir. Geçmiş çağlardan alabileceğimiz bize rehberlik edecek ve yolumuzu aydınlatacak hiçbir fikir kalmamıştır. Çünkü tarih içinde onlar denenmiş ve sonraki çağlara devredilmeyen kısımları eksik kabul edilmiştir. Eğer biz, tarihteki herhangi bir şeye değer veriyorsak; bu, yalnızca kendi döneminde değerli oluşundan ve medeniyetin gelişmesinde rol oynamasından dolayıdır. Fakat tarihte kalmış o değerler, artık bugün değerlerini tamamen kaybetmiştir.

Bu anlayış, tarihe bakış açısından çok tehlikeli bir felsefedir. Marx’ın materyalist tarih yorumu bu felsefeye dayanmaktadır. Bu tarih anlayışını benimseyen bir kişi, Kur’an’da bize anlatılan Peygamberlerin döneminin, bugün itibariyle değersizliğine ve Tevhidî mücadelelerinin artık önemini kaybettiğine inanacaktır. O Peygamberlerin mücadelelerinin örnek alınması ve tebliğ ettikleri İslâm inancının aynen kabul edilmesi gerektiğini söyleyen bir kişi de gericilikle ve dar kafalı olmakla suçlanacaktır. Bu akıma kapılan bir toplum, bir daha Saadet Asrına dönebilir mi? Aslında bu, İslâm’a karşı, şeytanca düşünülmüş felsefî bir hücumdur. Bir mantık bu hücuma mağlup olacak olursa, en köklü dini inanç bile bir süre sonra yıkılıp yok olacaktır. Maalesef bu anlayışın toplumların büyük bir kesiminde kabul gördüğüne tanık olmaktayız. İnanç, ahlak, ekonomi, siyaset, sosyal hayat ve ibadet gibi konularda Rasûlullah ve Ashab-ı Kirâm’dan kendisine haber ulaşan pek çok kimse: “O, Peygamberdi; biz, onun gibi olamayız” ya da “Onlar, Peygamber tarafından yetiştirildiler, yanlarında Peygamber de vardı ve onlar büyük insandılar; biz onlar gibi olamayız” demektedirler. Günümüzde, Müslüman oldukları iddiasıyla Allah’ı, Peygamberi ve Kur’an’ı sevdiğini her fırsatta söyleyen pek çok insanın hayatında, başta Tevhid akidesi olmak üzere, İslâm’ın değerlerine rastlamak mümkün değildir. Bu durum da, İslâm tarihine nostaljik açıdan bakıp, olayları da birer efsane gibi telakki etme sonucunu doğurmaktadır.

Bütün cahili felsefelerin tarih anlayışı, madde temeli üzerine bina edilmektedir. Böylece insanın maddi yönünü ön plana çıkarıp manevi boyutunu devre dışı bırakmışlardır. Oysa insan madde ve ruh karışımı bir canlıdır.

“Hani Rabbin meleklere demişti ki: Muhakkak Ben, çamurdan bir insan yaratacağım. Ben onu biçimlendirip, ona ruhumdan üflediğim zaman hemen ona secdeye kapanın.” *

Bu ayete göre, insanın yaratılışı çamur ve Allah’ın ruhundan bir nefha yani üfürüşten ibarettir. Bu iki özellik onda bütünüyle karıştı, birbiriyle iç içe geçti ve sonuçta bizim bildiğimiz insan ortaya çıktı. Bu nedenle insanı tanımlarken onun bir yönünü öne çıkartıp diğer yönünü göz ardı etmek onun fıtrî dengesini bozmak demektir. İnsan ne maddedir, ne mana. Bu ikisinin birleşiminden yaratılmış bir canlıdır. İnsan kendini tanımak ve görevlerini idrak etmek için, İlâhi kaynaklara değil de, beşeri varsayımlara müracaat edecek olursa; madde, mana, ruh, hayal, düşünen ya da alet kullanan bir hayvan olduğunu zannedecektir. Materyalistlere göre insan, maddi bir varlıktır ve tarih boyunca da madde savaşı vermiştir, vermektedir. İslâm ise insanı ne tamamen madde, ne de tamamen ruh kabul eder. İnsan yalnızca bir kabza çamur olmadığı gibi; ondan bağımsız hür bir ruh da değildir. Bu iki öğe; özellikleri itibariyle birbirinden farklı ama bir bütünün iki temel unsurlarıdır. İnsan gaflet ve serkeşlik anlarında çamur tarafına daha yakın olmasına rağmen; o, bu durumlarda bile hayvanlar gibi katıksız bir ceset değildir. Zira kendinde belirli ölçüde irade ve seçim yeteneği vardır. İnsan, maneviyatın en yüce noktalarında da maddi yönünden soyutlanan bir ruh değildir. Peygamberimiz aleyhisselâm, Cebrail aleyhisselâm’dan vahiy alırken dahi katıksız bir ruh değildi.

“Onu (Kur’an’ı) acele almak için onunla dilini kımıldatma. Şüphesiz onu (kalbinde) toplamak ve onu okutmak Bize aittir. O halde Biz onu (Cebrail aracılığıyla) okuduğumuz zaman sen onun okunuşuna uy. Sonra onu açıklamak da hiç şüphesiz Bize aittir.” *

Peygamberimiz, insani bir düşünceyle, Cebrail aleyhisselâm’ın kendisine okuduğu Ayetlerin bir kısmını unutma korkusuyla, vahiy daha tamamlanmadan, hemen ezberlemek maksadıyla, tekrar ediyordu. Nitekim Allah Celle Celâluh, Kur’an’ın korunması, kalbine yerleşmesi, okunması ve açıklanması konularında Peygamberimize güvence verdi, endişelenmemesini istedi. Görüldüğü gibi Peygamberimiz, bu mübarek makamda bile insani zaaflardan soyutlanmış bir nur parçası değil, maddi yönü de olan bir insandır.

“De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım.” *

Tarih boyunca tüm cahiliyeler, insanın ya bir özelliğini kabul ederek diğer yönünü inkâr etmişler ya da bir yönünü sivrilterek diğer yönünü köreltmişlerdir. Materyalist cahili felsefeler, insanın ceset, madde ve (vahiyden müstakil) düşünce yönlerini sivrilterek, ruhun aydınlığından uzak olarak tamamen maddi bir imar peşinde koşarlar. Daha çok maddeye sahip olma ve insanlara hükmetme arzusundadırlar. Maddeye hükmetmekle daha mutlu olacaklarını zannederek, manevi açlıklarının farkına varmadan doyumsuz ve mutsuz bir hayat yaşarlar. Toplumda sıkça rastlanan stres, depresyon, içki, uyuşturucu, intihar, cinayetler, fuhuş, kumar ve hiçbir şeyden mutlu olmamak şeklinde karşımıza çıkan tatminsizliklerin temelinde manevi değerlerin boşluğu bulunmaktadır.

İnsanın daha ilk yaratıldığı andan itibaren özünde bulunan inanç ihtiyacı ihmal edildiği zaman, insan kendi benliğinde bir takım çatışmalar ve çelişkiler yaşamaktadır. Bu çatışma ve çelişkiler de doğal olarak insanı bir arayışa sevk etmektedir. Cahiliye’de her nazariye, tez-antitez, etki-tepki, aksiyon-reaksiyon gibi bir takım fikirlerin karşıtlığı üzerine kurulduğu için, maddecilerin karşısına da ruhçuların çıkacağını tahmin etmek zor olmasa gerektir. Ruhçu cahiliye (Spiritüalizm) ise, insanın ruhi yanını sivriltip fiziki ihtiyaçlarını ihmal eder. Beşeri arzularına engel olur, bedenine zulmeder. Özellikle Hinduizm ve rahiplerin yaptığı budur. Onlar bedenlerine işkence etmekle ruhlarını yücelttiklerine inanırlar. Tasavvuf akımına da, bedene işkence ve zulmetmek suretiyle, ruhu arındırma anlayışının Hinduizm ve diğer cahili dinlerdeki ruhçu felsefelerden girdiğini görmekteyiz. Ruhiyatçı felsefe sahipleri, insanın maddi varlığına sırt dönüp, ruhi yönüne yönelince; ne maddi dünyanın imarıyla ilgilenirler, ne de tâğutlara karşı mücadele verirler. Onlar için en büyük başarı, nefsin istek ve arzularına karşı savaş açıp ruhlar âleminde fenâ bulmaktır.

Cahiliye, ister Spiritüalizm’de olduğu gibi ruhçu olsun, isterse de Komünizm ve Kapitalizm’de olduğu gibi maddeci olsun fark etmez; vahiy karşıtı beşeri felsefelerdir. Komünizm insanı, maddenin kanunlarına tâbi olan, bu kanunlara uyması gereken bir madde olarak tanımlamaktadır.

İslâm’ın tarih yorumuna gelince; öncelikle insan ne madde, ne ruh, ne hayvan, ne eşya ve ne de hayaldir. İnsan, akıl ve irade sahibi olarak Allah tarafından yaratılmış yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, maddi ve ruhi yönü olan, ibadet ile mükellef bir canlıdır. Tarihi bütün yönleriyle yaşayan ve yazan, insandır. İyi ve kötü her konuda tarihin akışına insan yön verir. İnsanlık tarihi, Allah’a kulluk mücadelesidir. Diğer bir ifadeyle, Allah’a iman edenlerle, şirk koşanların, küfre sapanların mücadelesidir. Tarihte bir çok insan isyan ve tuğyanı seçtiği için, tarih sahnelerinde Allah’ın dostlarıyla şeytanın dostlarının mücadelelerine sıkça şahit olmaktayız. Fakat bilinmelidir ki, insan ister hidâyet, isterse de dalâlet dönemlerinde olsun; tarihi, ruhuyla, cismiyle, aklıyla, ekonomik, sosyal ve siyasal tavırlarıyla yazmıştır. İnsanın yaptıklarında arzu, içgüdü, ümit, hayal, rüya gibi manevi değerlerin etkisinin varlığı da bir gerçektir. İslâm’a göre insanlık tarihi, madde alanında savaş verilen bir süreç değildir. Ayrıca “bugün”, geçmişin tekamül etmiş hali de değildir. Tarih içindeki medeniyetlerin ve kültürlerin gelişmesinde Darwinci (evrim/tekamül’cü) felsefe ancak bir yalandan ibarettir. Bu anlayış, insanlığın İlâhi vahye teslimiyetle kurtulabileceği gerçeğini örtbas etme çabasından başka bir şey değildir.

İslâm’da İşçi Hakkı, El Emeği, Alın Teri:

İşçinin hakkını alnının teri kurumadan vermeyi emrederek, çalışanın ücretini geciktirmeyi bile yasaklayan İslâm, beşeri ideolojilerin felsefelerindeki tutarsızlıkların fevkinde hikmetli hükümler emreder. İslâm’daki bütün hükümler yalnızca Allah’a iman ve teslimiyet esasına dayanır. İslâm’da ne bir fert, ne meclis, ne de burjuva ya da işçi sınıfının ululanması vardır. Çok ilâhlı bütün sistemleri reddetmek, İslâm’ın ilk emridir. Allah’ın bildirdiği bir hükmün hilafına fikir beyan edenler, onu kanun olarak telakki edenler diliyle söylemese de ilâhlık iddia ediyor demektir. Ve bu tür insanlara itaat edenler ise kulluk ettikleri ilâhlara yeni bir ilâh daha eklemiş olurlar. İnsanlık tarihi boyunca Allah’ın peygamberlerine inanmayıp, ilâhi dine sırtını dönen insanların icat ettikleri sistemlerin adlarını yazmaya kalksak ciltlerce külliyatlar oluşturabiliriz. Bu gayet doğaldır. Çünkü Tevhid yoluna girmeyenler, muhtevaları çelişkilerle dolu, toplum yapılarının yönelişleriyle alakalı farklı versiyonlarda doktrinler oluşturacaklardır. Bunlardaki tartışmasız tek ortak özellik, Allah’a şirk koşma ilkesini benimsemiş olmalarıdır.

İslâm, herkesin olduğu gibi işçinin de hakkını korumaktadır. Ancak İslâm, “işçi haklarını koruma sistemi” değildir. İslâm’ın hareket noktası, böyle sloganik iddialar olamaz. İslâm’da, toplum hayatında ortaya çıkan ve çıkması muhtemel tüm sorunlara köklü çözümler üretilmiştir. Yoksa asıl büyük sorunlar terk edilip o sorunların uzantılarıyla zaman kaybedilmez. O sorunun temel nedeni ortadan kaldırılınca, binlerce küçük sorunlar da kendiliğinden çözüme kavuşmuş olur. İslâm, haksızlık ve zulme tamamen karşıdır. Çünkü bu din, zulmü kendi zâtına bile haram kılan Allah’ın dinidir. Bugün, her coğrafyada farklı niteliklerde sivil ya da resmi kurum ve kuruluşların varlığı, teminat altına alınamayan hakları kazanma çabalarının bir göstergesidir. İslâm dini, çalışanın emeğini tam vermeyi garantiledikten sonra, Müslüman’ın sermaye edinmesine, ticaret yapmasına ve özel mülk sahibi olmasına cevaz vermiştir. Müslüman açısından çalışmanın hedefi daha iyi ibadet etme imkânını elde etmektir. Her Müslüman bu anlamda, bulunduğu makam ve şartlarda Tevhid’in ihyası ve Hz. Peygamberin Sünneti üzere bir hayat yaşamak için çalışır. İlmi olan ilmiyle, malı olan malıyla, her iki imkânı da kısıtlı olan ise gönlüyle ve nefsine karşı cihad eder. Ve bütün Müslümanlar kardeşliğin ve ümmet olmanın doğal sonucu olarak maddi ve manevi alanlarda yardımlaşırlar. Birbirlerinin dertleriyle dertlenir, sevinçleriyle de mesrur olurlar. Müslüman bir kul, ilmi ancak Allah için öğrenir. Makam-mevki, şan-şöhret, sosyal statü-itibar, diploma, meslek, maaş ya da gösteriş için değil! Mal kazanıp zengin olmasında da başka değil sadece malıyla Allah yolunda infak etmek gibi ulvî bir gayeyi hedefler. İslâm, ticari açıdan insanın çalışmasını ve özellikle kendi el emeğinden yemeyi tavsiye etmiştir. Tembelliği, uyuşukluğu, asalaklığı ve meşru bir programı olmadan amaçsızca yaşamayı yasaklamıştır.

Hz. Rasûl’ün bu konudaki bir Hadis-i Şerif’ine geçmeden önce önemli bir gerçeği öncelemek isteriz ki; maalesef bugün kendilerine Müslüman diyen bazı insanlar Allah için ilim öğrenmek gibi en hayırlı iş olan ilim tahsilini atalet (tembellik) olarak görmektedirler. Bu gibi insanlar, ilmin önemini kavramadıkça kesin olarak dinin hakikatini anlayamazlar. İlim ehlinin “garip” olduğu şu âhir zamanda alimler yok denecek kadar azdır. Her mü’min aileden en az bir alim yetişmesi gerekirken, neredeyse her beldede bile bir alim bulmak imkânsız gibidir. Kur’an ilimlerinin sosyal hayattan, bizim ihmalimizle uzaklaşması nedeniyle, cahiliye fikirleri dünyanın her tarafında hızla yayılmaktadır. Bu durum, hem bizim hem de dünyanın kıyametini yaklaştırmaktadır. Kıyametin alâmetlerini açıklayan aşağıdaki Hadis-i Şerif de bize, ilimden mahrum bir toplumun ne hale gelebileceğini bildirmektedir. Hz. Enes radiyallahu anh’dan rivâyet edildiğine göre o dedi ki: Size öyle bir Hadis söyleyeceğim ki, benden sonra hiç kimse size haber verip söyleyemeyecektir. Rasûlullah’ı şöyle buyururken işittim:

“İlmin azalması, cehâletin ortaya çıkıp yayılması, zinânın ortaya çıkması, elli kadına yalnız bir gözetici olacak derecede kadınların çoğalıp erkeklerin azalması kıyametin alâmetlerindendir.” *

Bilinmelidir ki, İslâm’ın hakim olduğu yerde cehâlet barınamaz. İlim ve irfanın bulunmadığı yerde ise cahiliye hayat bulur. Rabbimiz hepimize ilim ve anlayış lütfetsin.

“..’Rabbim ilmimi artır’ de.” *

Peygamberimizin, el emeğiyle geçinmeyi tavsiye eden Hadisine geçiyoruz. Zira ilim öğrenmek her Müslümana farz olduğu gibi, helalinden mal kazanmak için çalışmak da Müslümanlara farzdır. Önce bu konudaki ayeti hatırlayalım:

“..Onların (anne ve çocukların) yiyeceği ve giyeceği, örfe uygun olarak, çocuk kendisinin olana (babaya) aittir. Hiçbir kimse gücünden fazlasıyla sorumlu tutulmaz.” *

Mikdâm radiyallahu anh’dan bildirildiğine göre, Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

“Hiçbir kimse kendi elinin emeğinden yemekten daha hayırlı bir yiyecek asla yememiştir. Allah’ın Peygamberi Dâvud aleyhisselâm da kendi elinin emeğinden yer idi.” *

En bereketli ve hayırlı yiyecek, kişinin helal yoldan kazandığı kendi elinin emeğidir. Dâvud aleyhisselâm, Allah’ın Peygamberi ve zamanında hükümdar olduğu halde, mesleği olan demirciliği icra ediyor, zırh yapıp satmak suretiyle geçimini sağlıyordu. Diğer peygamberlerin de icra ettikleri meslekleri vardı. Hz. İdris terzi, Hz. Zekeriyya marangoz, Hz. Muhammed tacir idi. Her Müslüman’ın belli bir meslek edinmesi peygamberlerin sünnetidir. Hatta ilim talebelerine ebeveynlerin, uygun bir zaman tahsis edip meslek edinmelerini sağlamaları, onların istikballeri açısından onurlu bir güvencedir. Zira ilim adamları müstakil ve hür olmak zorundadırlar. Avamın istek ve beklentileri potasında kaybolmamalıdırlar. Ehli ilme avam değil, avama ehli ilim yön vermelidir. İlim sahiplerinin ekonomik yönden insanlara bağımlı olmaları durumunda kendilerinden, onurlu, tavizsiz, cesur ve vakur bir İslami duruş beklenmesi mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla ilim tahsil etmek ile, helal rızık kazanmak iç içe olan ibadetlerdir. Birinin zayıflığı diğerini mutlaka olumsuz etkiler. İlimsiz kişilerin malları üzerindeki tasarrufu isabetsiz olacağı gibi, geçimini sağlayacak kadar bir işi olmayan ilim sahiplerinin de mal sahiplerinin eline bakmaları, onlardan bir şeyler beklemeleri ve istemeleri; kendilerini onlar karşısında efendilikten köleliğe ve tavizkârlığa sevk edecektir. Bu iki felaketten de Allah’a sığınıyoruz.

Bu konuda sahabilerin yaşantısına bir göz atalım. Tabakât-ı İbn-i Sa’d’da belirtildiğine göre; Ebû Bekir efendimiz halife seçilince eskiden yaptığı gibi, yine iş elbiselerini giyip pazara gitmişti. Pazarda karşılaştığı Hz. Ömer ve diğer bazı sahabiler: “Senin çarşıda işin ne? Sen Müslüman’ların idaresini yüklendin” demişlerdi. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir’e devlet hazinesinden geçinebileceği kadar bir maaş bağlanmıştı.

Yine haber verildiğine göre; Hz. Ebû Bekir Müslüman’lar tarafından hilafete getirilince şöyle demişti:

“Muhakkak ki benim kavmim, kazanç yönümün kendi ailemi geçindirmekten âciz olmadığını kesinlikle bilmektedir. Oysa şimdi ben, Müslüman’ların işine memur kılındım. Onun için Ebû Bekir’in ailesi bu beytülmal’den yiyecek ve Ebû Bekir de beytülmal hesabına kazanacaktır.” *

Son olarak işçi hakkını korumayı emreden Rasûlullah’ın bize bildirdiği Kudsi bir Hadis’i nakledelim. Ebû Hüreyre radiyallahu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:

“Üç kişi vardır ki, kıyamet gününde Ben onların hasmıyım. Benim adıma söz verip sonra sözünü bozan kimse, hür adamı satıp parasını yiyen kimse ve işçiyi tam çalıştırıp ücretini vermeyen kimsedir.” *

İşverenlerin çalıştırdıkları işçilerine haklarını tam ve zamanında vermeyerek, çalışanlarına zulmetmeleri İlâhi husumeti gerektirmektedir. Bu korkunç tehditten sonra, Allah’a iman eden hangi kişi, işçiye zulmedebilir? Allah’la hasımlaşmak ve Onun düşmanlığına neden olmak hiçbir mü’minin aklının ucundan bile geçmez. İşveren-işçi arasındaki bu İlâhi düstur da gösteriyor ki İslâm, işçinin emeğinin sömürülmesi problemini on dört küsur asır önce bütünüyle çözmüştür.

Hakkında Yusuf Semmak

Müfessir, Edib, Mütefekkir, Araştırmacı, Yazar

BUNA'DA BAK!

Kur'an-ı Kerim Değiştirilmiş Olabilirmi, Diyenlere Cevap

KUR’AN-I KERİM DEĞİŞTİRİLMİŞ OLABİLİR Mİ, DİYENLERE CEVAP!

Günümüzde bu türden hezeyanlar maalesef ki, artmıştır. Kur’an hakkında böyle bir soruyla fikir jimnastiği olur …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

five + 15 =